Üyelik tarihi: Oct '08 Çalışılan diller: İngilizce > TürkçeRusça > TürkçeTürkmence > TürkçeTürkçe > İngilizceTürkçe > Rusça | Availability today: | Müsait olma ihtimali yüksek | | November 2009 | | | S | M | T | W | T | F | S | | 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | | 29 | 30 | 31 | | | | | |
| Nuri Razi Professionalism, Accuracy, Commitment Konya, Konya, Türkiye Yerel saat: 20:07 EET (GMT+2)
Anadili: Türkçe | | |
Professionalism, Accuracy, Commitment | Bağımsız hizmet sağlayıcı, Kimliği doğrulanmış üye | | Translation, Editing/proofreading, Website localization, Software localization, Subtitling | | Uzmanlık alanları: | | İnşaat / İnşaat Mühendisliği | Kimya; Kimya Bilimi/Müh | | Otomotiv / Otomobil&Kamyon | Bilgisayar: Sistemler, Ağ Ortamları | | Hukuk (genel) | Finans (genel) | | Mekanik / Makine Mühendisliği | Mühendislik (genel) | | Bilgisayar (genel) | Biyoloji (-tekno, -kimya, -mikro) |
| Aynı zamanda şu alanlarda çalışmaktadır: | | Hukuk: Sözleşme(ler) | Gemi, Denizcilik, Gemicilik | | Evrak, Diploma, Ruhsat, Özgeçmiş | Enerji / Güç Üretimi | | Nükleer Müh/Bilm | Eğitim / Pedagoji | | Tarih | Deyim / Özdeyiş / Atasözü | | Tıp: Genel Sağlık | Tıp: Eczacılık | | Diğer | Arazi Ölçümü | | Ormancılık / Ahşap / Kereste | Mühendislik: Endüstri | | Turizm&Seyahat | Fizik | | Hukuk: Vergilendirme&Gümrük | Madencilik&Mineraller / Mücevher | | Kamu Yönetimi / Siyaset | Bilim (genel) | | Mimarlık | İşletme/Ticaret (genel) | | Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Etik vb. | Petrol Müh/Bilm | | Sigorta | Otomasyon&Robotik | | Çevre&Ekoloji | Botanik | | İnsan Kaynakları | İktisat |
More Less | İngilizce > Türkçe - Ücretler: kelime başına 0.08 - 0.10 USD / saat başına 25 - 30 USD Rusça > Türkçe - Ücretler: kelime başına 0.08 - 0.10 USD / saat başına 25 - 30 USD Türkmence > Türkçe - Ücretler: kelime başına 0.08 - 0.10 USD / saat başına 25 - 30 USD Türkçe > İngilizce - Ücretler: kelime başına 0.08 - 0.10 USD / saat başına 25 - 30 USD Türkçe > Rusça - Ücretler: kelime başına 0.08 - 0.10 USD / saat başına 25 - 30 USD More Less | | Yanıtlanan sorular: 305, Sorulan sorular: 0 Easy / 5 PRO, PRO puanları: 461 | 2 proje eklendi | Proje Ayrıntıları | Proje Özeti | Doğrulama | Çeviri İşin Hacmi: 10712 words Tamamlandığı tarih: Jun 2009 Languages: İngilizce > Türkçe | Translation of a software
Bilgisayar: Yazılım | Yorum eklenmemiş. | Çeviri İşin Hacmi: 209000 chars Tamamlandığı tarih: May 2009 Languages: Rusça > Türkçe | Translation of Lease Contract
İşletme/Ticaret (genel) | Yorum eklenmemiş. |
More Less | | Visa, MasterCard, Wire transfer | Sunulan örnek çeviri sayısı: 3| | İngilizce > Türkçe: 1st Annual ProZ.com Translation Contest - Entry #6136 |
| Kaynak metin - İngilizce Heathrow Airport is one of the few places in England you can be sure of seeing a gun. These guns are carried by policemen in short-sleeved shirts and black flak-jackets, alert for terrorists about to blow up Tie-Rack. They are unlikely to confront me directly, but if they do I shall tell them the truth. I shall state my business. I’m planning to stop at Heathrow Airport until I see someone I know. (...)
Astonishingly, I wait for thirty-nine minutes and don’t see one person I know. Not one, and no-one knows me. I’m as anonymous as the drivers with their universal name-cards (some surnames I know), except the drivers are better dressed. Since the kids, whatever I wear looks like pyjamas. Coats, shirts, T-shirts, jeans, suits; like slept-in pyjamas. (...)
I hear myself thinking about all the people I know who have let me down by not leaving early on a Tuesday morning for glamorous European destinations. My former colleagues from the insurance office must still be stuck at their desks, like I always said they would be, when I was stuck there too, wasting my time and unable to settle while Ally moved steadily onward, getting her PhD and her first research fellowship at Reading University, her first promotion.
Our more recent grown-up friends, who have serious jobs and who therefore I half expect to be seeing any moment now, tell me that home-making is a perfectly decent occupation for a man, courageous even, yes, manly to stay at home with the kids. These friends of ours are primarily Ally’s friends. I don’t seem to know anyone anymore, and away from the children and the overhead planes, hearing myself think, I hear the thoughts of a whinger. This is not what I had been hoping to hear.
I start crying, not grimacing or sobbing, just big silent tears rolling down my cheeks. I don’t want anyone I know to see me crying, because I’m not the kind of person who cracks up at Heathrow airport some nothing Tuesday morning. I manage our house impeccably, like a business. It’s a serious job. I have spreadsheets to monitor the hoover-bag situation and colour-coded print-outs about the ethical consequences of nappies. I am not myself this morning. I don’t know who I am. | Çeviri - Türkçe Heathrow Havaalanı, İngiltere'de silah göreceğinizden emin olabileceğiniz birkaç yerden biridir. Silahları, sanki Tie-Rack'i teröristler havaya uçuracakmış gibi tetikte bekleyen, kısa kol gömlekli ve kurşun geçirmez siyah yelekli polis memurları taşıyorlar. Direk üstüme geleceğe benzemiyorlar ama, eğer gelirlerse onlara gerçeği söylerim. İşimi belirtirim. Heathrow Havaalanında tanıdığım birini görünceye kadar beklemeyi düşünüyorum. (...)
Hayret, otuz dokuz dakikadır bekliyorum ama tanıdığım bir tek kişi bile göremedim. Tek bir kişi bile yok ve beni kimse tanımıyor. Şoförlerin daha iyi giyinmiş olmaları hariç, evrensel isim kartlarıyla - bazı soyadlarına aşinayım - şoförler gibi meçhulüm. Çocuklardan ötürü, ne giydiysem pijamaya benziyor. Montlar, gömlekler, tişörtler, kotlar, takımlar sanki yatılmış pijama gibi. (...)
Bir Salı sabahı cazibeli Avrupa istikametlerine doğru yola çıkmayarak beni hayal kırıklığına uğratan, bildiğim o tüm kişileri düşünerek kendimi dinliyorum. Ally, doktorasını tamamlayıp Reading Üniversitesinden ilk terfisi olan araştırma bursunu kazanarak boyuna ilerlerken, zamanımı boşa harcadığım ve bir türlü dikiş tutturamadığım, sıkışıp kaldığım o sıralar öyle kalacaklarını hep belirttiğim, sigorta ofisinden eski iş arkadaşlarım halen masalarının başına saplanıp kalmışlardır.
Ciddi işleri olan ve dolayısıyla da şimdi her an görmeyi beklemediğim, daha hızlı yükselmiş arkadaşlarımız bana, aile sahibi olmanın bir erkeğe yakışır iş olduğunu ve hatta evet, evde çocuklara bakacak kadar erkekçe cesaret gerektiren bir iş olduğunu söylüyorlar. Bu arkadaşlarımız aslında Ally'nin arkadaşları. Artık kimseyi tanıyacağımı sanmıyorum, çocuklardan ve başımın üzerinde dönen uçaklardan uzak kendimi dinliyorum, kafamda dırdır eden isyankar düşünceleri dinliyorum. Duymayı umduğum şeyler değil bunlar.
Ağlamaya başlıyorum, yüz ekşiterek veya hıçkırarak değil, sadece sessiz, büyük göz yaşları yuvarlanıyor yanağımdan. Beni tanıyan bir kimsenin beni ağlarken görmesini istemiyorum, çünkü herhangi bir Salı sabahında, Heathrow havaalanında dağılacak kimselerden değilim ben. Evimizi sanki bir işyeriymiş gibi kusursuz yönetiyorum. Çünkü ciddi bir iş. "Hoover torbası" durumlarını izlemek için çizelgelerim, bebek bezlerinin etik sonuçlarına ilişkin, yazıları renklerle işaretlenmiş çıktılarım var. Bu sabah nedense kendimde değilim. Kendimi tanıyamıyorum.
| | İngilizce > Türkçe: Nike's History & Heritage | Kaynak metin - İngilizce History & Heritage
When Nike breathed its first breath, it inhaled the spirit of two men.
1950s
Before there was the Swoosh, before there was Nike, there were two visionary men who pioneered a revolution in athletic footwear that redefined the industry.
Bill Bowerman was a nationally respected track and field coach at the University of Oregon, who was constantly seeking ways to give his athletes a competitive advantage. He experimented with different track surfaces, re-hydration drinks and most importantly innovations in running shoes. But the established footwear manufacturers of the 1950s ignored the ideas he tried to offer them, so Bowerman began cobbling shoes for his runners.
Phil Knight was a talented middle-distance runner from Portland, who enrolled at Oregon in the fall of 1955 and competed for Bowermans track program. Upon graduating from Oregon, Knight earned his MBA in finance from Stanford University, where he wrote a paper that proposed quality running shoes could be manufactured in Japan that would compete with more established German brands. But his letters to manufacturers in Japan and Asia went unanswered, so Knight took a chance.
He made a cold-call on the Onitsuka Co. in Kobe, Japan, and persuaded the manufacturer of Tiger shoes to make Knight a distributor of Tiger running shoes in the United States. When the first set of sample shoes arrived, Knight sent several pairs to Bowerman, hoping to make a sale. Instead, Bowerman stunned Knight by offering to become his partner, and to provide his footwear design ideas to Tiger.
1960s
They shook hands to form Blue Ribbon Sports, pledged $500 each and placed their first order of 300 pairs of shoes in January 1964. Knight sold the shoes out of the trunk of his green Plymouth Valiant, while Bowerman began ripping apart Tiger shoes to see how he could make them lighter and better, and enlisted his University of Oregon runners to wear-test his creations. In essence, the foundation for what would become Nike had been established.
But Bowerman and Knight each had full-time jobs - Bowerman at Oregon and Knight at a Portland accounting firm - so they needed someone to manage the growing requirements of Blue Ribbon Sports. Enter Jeff Johnson, whom Knight had met at Stanford. A runner himself, Johnson became the first full-time employee of Blue Ribbon Sports in 1965, and quickly became an invaluable utility man for the start-up company.
1970s
He created the first product brochures, print ads and marketing materials, and even shot the photographs for the companys catalogues. Johnson established a mail-order system, opened the first BRS retail store (located in Santa Monica, Calif.) and managed shipping/receiving. He also designed several early Nike shoes, and even conjured up the name Nike in 1971.
Around this same time, the relationship between BRS and Onitsuka was falling apart. Knight and Bowerman were ready to make the jump from being a footwear distributor to designing and manufacturing their own brand of athletic shoes.
They selected a brand mark today known internationally as the Swoosh, which was created by a graphic design student at Portland State University named Carolyn Davidson. The new Nike line of footwear debuted in 1972, in time for the U.S. Track & Field Trials, which were held in Eugene, Ore.
One particular pair of shoes made a very different impression literally on the dozen or so runners who tried them. They featured a new innovation that Bowerman drew from his wifes waffle iron an outsole that had waffle-type nubs for traction but were lighter than traditional training shoes.
With a new logo, a new name and a new design innovation, what BRS now needed was an athlete to endorse and elevate the new Nike line. Fittingly for the company founded by Oregonians, they found such a young man from the small coastal town of Coos Bay, Ore. His name: Steve Prefontaine.
Prefontaine electrified the packed stands of Oregons Hayward Field during his college career from 1969 to 1973. He never lost any race at his home track over the one-mile distance, and quickly gained national exposure thanks to cover stories on magazines like Sports Illustrated and his fourth-place finish in 1972 in the 5,000m in Munich.
Pre challenged Bowerman, Johnson and BRS in general to stretch their creative talents. In turn, he became a powerful ambassador for BRS and Nike after he graduated from Oregon, making numerous appearances on behalf of BRS and sending pairs of Nike shoes to prospective runners along with personal notes of encouragement.
His tragic death at age 24 in 1975 cut short what many believed would have been an unparalleled career in track at the time of his death, he held American records in seven distances from 2,000m to 10,000m. But Prefontaines fiery spirit lives on within Nike; Knight has often said that Pre is the soul of Nike.
1980s
Nike entered the 1980s on a roll, thanks to the successful launch of Nike Air technology in the Tailwind running shoe in 1979. By the end of 1980, Nike completed its IPO and became a publicly traded company. This began a period of transition, where several of Nikes early pioneers decided to move on to other pursuits. Even Phil Knight stepped down as president for more than a year in 1983-1984, although he remained the chairman of the board and CEO.
By the mid-1980s, Nike had slipped from its position as the industry leader, in part because the company had badly miscalculated on the aerobics boom, giving upstart competitors an almost completely open field to develop the business. Fortunately, the debut of a new signature shoe for an NBA rookie by the name of Michael Jordan in 1985 helped bolster Nikes bottom line.
In 1987, Nike readied a major product and marketing campaign designed to regain the industry lead and differentiate Nike from its competitors. The focal point was the Air Max, the first Nike footwear to feature Nike Air bags that were visible. The campaign was supported by a memorable TV ad whose soundtrack was the original Beatles recording of Revolution.
A year later, Nike built on its momentum from the Revolution campaign by launching a broad yet empowering series of ads with the tagline Just do it. The series included three ads with a young two-sport athlete named Bo Jackson, who espoused the benefits of a new cross-training shoe.
In 1989, Nikes cross-training business exploded, thanks in part to the incredibly popular Bo Knows ad campaign. By the end of the decade, Nike had regained its position as the industry leader, the first and only time a company in the athletic footwear/apparel industry has accomplished such a feat. Nike has never relinquished that position again.
1990s
Buoyed by a series of successful product launches and marketing campaigns, Nike entered the 1990s by christening its beautiful world headquarters in suburban Portland, Oregon. In November of 1990, Portland became the first home to a new retail-as-theatre experience called Niketown, which would earn numerous architectural design and retail awards and spawn more than a dozen other Niketown locations around the USA and internationally.
While Nike had designed footwear and apparel for golf and soccer for a number of years, the mid-1990s signaled a deepening commitment to truly excel in these sports. In 1994, Nike signed several individual players from what would be the World Cup-winning Brazilian National Team. In 1995, Nike signed the entire team, and began designing the teams distinctive uniform. Nike also signed the US mens and womens national soccer teams, as well as dozens of national teams around the world.
In 1996, Nike Golf landed a vastly talented but as-yet-unproven young golfer named Eldrick Tiger Woods for a reported $5 million per year. Competitors laughed and critics howled at Nikes folly, until Tiger won the 1997 Masters by a record 12 strokes. No one is laughing now.
Nike also began investing in the sport of cycling, including a promising young cyclist who appeared to be on his way to success until he was diagnosed with cancer. He lost most of his sponsors, but Nike elected to stay with him. In 1999, Lance Armstrongs incredible comeback resulted in the first of what would be seven consecutive Tour de France titles.
2000s
Nike rang in the new millennium with a new footwear cushioning system called Nike Shox, which debuted during Sydney in 2000. The development of Nike Shox culminated more than 15 years of perseverance and dedication, as Nike designers stuck with their idea until technology could catch up. The result was a cushioning and stability system worthy of joining Nike Air as the industrys gold standard.
Just as Nikes products have evolved, so has Nikes approach to marketing. The 2002 Secret Tournament campaign was Nikes first truly integrated, global marketing effort. Departing from the traditional big athlete, big ad, big product formula, Nike created a multi-faceted consumer experience in support of the World Cup.
Secret Tournament incorporated advertising, the Internet, public relations, retail and consumer events to create excitement for Nikes soccer products and athletes in a way no single ad could ever achieve. This new integrated approach has become the cornerstone for Nike marketing and communications.
Today, Nike continues to seek new and innovative ways to develop superior athletic products, and creative methods to communicate directly with our consumers. Nike Free, Nike+ and Nike Sphere are just three examples of this approach.
| Çeviri - Türkçe Geçmişi ve Mirası
Nike ilk nefesini aldığında iki insanın ruhunu solumuştur.
1950ler
Swooshdan önce, Nikedan önce endüstri stilini yeniden tanımlayarak spor ayakkabısı üretiminde devrime öncülük eden, vizyon sahibi iki insan vardı.
Bill Bowerman, Oregon Üniversitesinde ulusal saygınlığa sahip atletizm hocasıydı ve sürekli olarak kendi atletlerine rekabetçi bir avantaj sağlamanın yollarını arıyordu. Farklı yarış pistlerini, rehidrasyon içeceklerini ve en önemlisi de koşu ayakkabılarındaki yenilikleri test ediyordu. Fakat 1950li yılların yerleşik ayakkabı üreticileri, önermeye çalıştığı fikirleri reddediyorlardı, dolayısıyla Bowerman, kendi atletleri için kendi ayakkabılarını geliştirmeye başlar.
Phil Knight, Portlandlı yetenekli orta mesafe atletti ve Oregona 1955 sonbaharında kaydolur ve Bowermanın koşu programında yer alır. Oregondan mezun olduktan sonra Knight, yüksek lisans öğrenimini Stanford Üniversitesi, finans dalında yapar ve orada kaliteli koşu ayakkabılarının Japonya'da üretilebileceği ve böylelikle Almanyanın yerleşik markalarıyla rekabet edilebileceğini öneren bir makale yazar. Fakat Japonya ve Asyadaki üreticilere yazdığı makaleler cevapsız kalır ve sonuçta Knight, risk almaya karar verir.
Japonya, Kobeda bulunan Onitsuka Co. şirketine ani bir telefon araması yapar ve Tiger ayakkabılarının üreticisini Knight'ı Amerika Birleşik Devletlerinde Tiger spor ayakkabılarının distribütörü olarak atamaya ikna eder. İlk numune ayakkabıları aldığında Knight, bir satış yapma ümidiyle Bowermana birkaç çift ayakkabı gönderir. Bunun yerine Bowerman, Knight'a şaşırtıcı bir teklifte bulunur, ortağı olmaya ve kendi ayakkabı tasarımı fikirlerini Tiger'a önermeye davet eder.
1960lar
Blue Ribbon Sports şirketini oluşturmak üzere el sıkışır ve her biri 500$ taahhüt eder ve ilk siparişleri olan 300 çift ayakkabıyı Ocak 1964te sipariş verirler. Knight, yeşil Plymouth Valiantında bavulundan ayakkabıları satarken Bowerman ise Tiger ayakkabılarını yırtarak onları nasıl daha hafif ve daha iyi yapabileceğine bakar ve Oregon Üniversitesi atletlerine test için kendi kreasyonlarını giymelerini sağlar. Özü itibariyle sonunda Nike olacak olan kuruluş, kurulmuş olur.
Fakat Bowerman ve Knightın tam zamanlı işleri vardır, Bowerman Oregondaydı ve Knight ise bir Portlandlı muhasebe şirketindeydi ve dolayısıyla Blue Ribbon Sports şirketi ürünlerinin artan taleplerini yönetecek birine ihtiyaçları vardı. Knightın Stanfordda tanışmış olduğu Jeff Johnson devreye girer. Kendisi atlet olan Johnson, 1965 senesinde Blue Ribbon Sports şirketinin tam zamanlı çalışanı olur ve kısa sürede yeni kurulmuş olan şirketin paha biçilmez adamı haline gelir.
1970ler
İlk ürün broşürlerini, reklam baskılarını ve pazarlama malzemelerini hazırlar ve hatta şirket katalogları için fotoğraf bile çeker. Johnson, postayla sipariş sistemini teşkil eder, ilk BRS perakende mağazasını açar (Kaliforniya, Santa Monicadadır) ve sevkıyat/alımı yönetir. O yine erken Nike ayakkabılarının bazılarını tasarlar ve 1971 tarihinde Nike adını getiren de o olmuştur.
Aynı zaman zarfında BRS ve Onitsuka arasındaki ilişkiler kötüye gitmeye başlar. Knight ve Bowerman, ayakkabı distribütörlüğünden kendi spor ayakkabılarının tasarımına ve üretimine geçmeye hazırdırlar artık.
Bugün uluslararası düzeyde "Swoosh olarak bilinen ticari markayı seçerler ki Portland Eyalet Üniversitesinde tasarım öğrencisi olan Carolyn Davidson tarafından grafik tasarımla oluşturulmuştur. Yeni Nike ayakkabı yelpazesi 1972 senesinde, Eugene, Oreda yapılan ABD Atletizm Denemelerinin yapıldığı zamanda belirir.
Ayakkabılardan bir çifti gerçekten farklı bir etki yapar yani ayakkabıyı deneyen bir düzine atlet üzerinde etki bırakır. Bu ayakkabılarda yeni bir inovasyon bulunmaktaydı ki Bowerman onu hanımının gofre ızgarasından almıştı ve yol tutuşu için gofre tip çıkıntıları olan bir dış tabanı bulunmaktaydı.
Yeni logoyla, yeni isimle ve yeni tasarım inovasyonuyla BRSnin tek gerek duyduğu, yeni Nike yelpazesini teyit edecek ve yüceltecek bir atletti. Oregonlular tarafından teşkil edilen şirkete uygun olarak onlar, Oreden Coos Bay küçük kıyı şehrinden bir genç adamı bulurlarr. Adı, Steve Prefontaine idi.
Prefontaine, 1969 ila 1973 seneleri arasında kendi kolej kariyeri sırasında Oregonun Hayward Sahası stantlarını elektriklendirir. Evinde, bir mil mesafe üzerinde hiçbir koşuyu kaybetmez ve Sports Illustrated gibi dergilerdeki kapak hikayeler ve 1972 senesinde Münihteki 5,000 metre mesafede dördüncü gelmesi sayesinde kıs zamanda ulusal düzeyde tanınır.
Pre; Bowerman, Johnson ve BRS'yi kendi yaratıcılık yeteneklerini germeye tetikler. Böylelikle, Oregondan mezun olduktan sonra BRS ve Nike için hayli etkili bir elçilik görevi yapar, BRS adına çeşitli çıkışlarda bulunur ve kendi teşvik notlarıyla atlet adaylarına Nike ayakkabılarını gönderir.
1975te trajik ölümü, birçok kişinin inandığı, pistte benzeri olmayan bir kariyeri sonlandırsa da ölümü sırasında 2,000 metre ila 10,000 metre arasındaki yedi mesafede Amerikan rekorlarına sahiptir bu genç adam. Fakat Prefontaineın coşkulu ruhu Nikela birlikte yaşamaktadır, Knight, Prenin Nikeın ruhu olduğunu sık sık söylerdi.
1980ler
Nike, Tailwindde Nike Hava Teknolojisini 1979da koşu ayakkabısında başarılı kullanmasından ötürü 1980'lere yükselişle girer. 1980 sonu itibariyle Nike kendi ilk halka arzını tamamlar ve halka açık şirkete dönüşür. Bu, bir geçiş dönemini başlatır ve Nikeın girişimcileri diğer alanlara da el atmaya karar verirler. Phil Knight, 1983-1984 döneminde bir yıldan fazla başkan olduktan sonra istifa etmesine rağmen yönetim kuruluşu başkanı ve CEO olarak kalır.
1980li yılların ortasında Nike, kısmen şirketin aerobik patlamasını yanlış değerlendirmesinden ve kısmen de rakiplerine işi geliştirmesi için kimsesiz bir meydan bırakmasından ötürü endüstri lideri konumunu kaybeder. 1985 yılında bir NBA yıldızı olan Michael Jordanun imzasıyla yeni ayakkabısının piyasada belirmesi Nike'ın alt çizgisini destekler.
1987 senesinde Nike, endüstri liderliğini yeniden kazanmak ve Nikeı rakiplerinden farklılaştırmak için yeni ürün ve pazarlama kampanyasını öne sürer. Belirgin Nike Hava torbalarını ilk ihtiva eden Nike ayakkabıları olan Air Max, üzerinde odaklanılan üründür. Kampanya, müziği orijinal Beatles bandı 'Revolution' olan hafızalarda kalıcı TV reklamıyla desteklenir.
Bir yıl sonra Nike, "Sadece yap!" sloganlı daha da tanıtıcı reklam serisini piyasaya sürerek 'Revolution' kampanyası üzerine kendi momentini kurar. Seri, yeni çapraz eğitim ayakkabısının faydalarını destekleyen Bo Jackson isimli genç çift spor atletiyle üç reklamı da kapsamaktaydı.
1989da Nikeın çapraz eğitim işi patlama yapar ve kısmen "Bo Bilir" reklam kampanyasının inanılmaz popülerliğinden böyle bir patlama gerçekleşir. On yıllığın sonunda Nike tekrar endüstri lideri konumunu geri kazanır, atletik ayakkabı/giysi endüstrisinde böyle bir başarı yakalayan tek şirkettir. Nike o zamandan beri bu konumunu hiç kaybetmemiştir.
1990lar
Bir takım başarılı ürün sürümleri ve pazarlama kampanyalarıyla yükselen Nike, 1990lı yıllara Portland, Oregon'daki güzel merkezinin açılışıyla girer. 1990 Kasımında Portland, birçok mimari tasarım ve perakende ödülü kazanacak olan Niketown isimli yeni perakendecilik tecrübesine ev sahipliği yapar ve ABD ve dünyada bir düzine diğer Niketownlar açılır.
Nike birkaç yıldır golf ve futbol için ayakkabı ve giysi tasarlasa da 1990lı yılların ortasında bu sporlarda gerçek bir başarı için derin bir adanmışlığı gerekmiştir. 1994'te Nike, Dünya Kupasının sahibi Brezilya Milli Takımından birkaç futbolcuyla anlaşma yapar. 1995te tüm takımla anlaşma yapar ve takımın özgün üniformasını tasarlamaya başlar. Nike aynı zamanda ABD bay ve bayanlar milli futbol takımlarıyla ve dünya genelinde düzenlilerce milli takımlarla da anlaşma yapar.
1996 senesinde Nike Golf, belirtilen yıllık 5 milyon dolara Eldrick "Tiger" Woods isimli, daha pek bilinmeyen fakat çok yetenekli bir golf oyuncusunu ileri sürer. Rakipleri buna gülerler ve eleştirmenler de Nikeın 'deliliğini azarlarlar fakat Tiger, 1997 senesinde 12 sayı bir rekorla Masters'ı kazanır. Artık kimse gülmemektedir.
Nike aynı zamanda, kanser teşhisi konana kadar başarıya giden yolda olan gelecek vaat eden genç bisikletçiyle bisiklet sporuna yatırım yapmaya başlar. Birçok sponsorunu kaybeder fakat Nike onu bırakmamaya karar verir. 1999 senesinde Lance Armstrongun inanılmaz başarısı, müteakip yedi Tour de France unvanına eşdeğer olan bir sonuç doğurur.
2000ler
Yeni milenyumda Nike, Sidney 2000de ilk çıkışı olan Nike Shox isimli yeni ayakkabı yastıklama sistemini ileri sürer. Nike Shox'un geliştirilmesi, 15 yıllık adanmışlık ve azmin doruk noktasıdır ki Nike tasarımcıları teknolojinin yakalayabileceği ufka ulaşmaya azmetmişlerdir. Sonuç, endüstrinin altın standardı olan Nike Aira dahil edilebilecek bir tamponlama ve stabilite sistemidir.
Nike ürünleri geliştikçe, Nikeın pazarlamaya olan yaklaşımı da gelişmiştir. 2002 Gizli Turnuva" kampanyası Nikeın gerçekten entegre küresel pazarlama çabasıydı. Geleneksel büyük atlet, büyük reklam, büyük ürün formülünü terk ederek Nike, Dünya Kupasını desteklemek üzere çok yönlü tüketici tecrübesini yaratmıştır.
Gizli Turnuva; hiçbir reklamın tek başına yakalayamayacağı, Nike futbol ürünleri ve atletleri için ilgi yaratmak için tanıtım, İnternet, halkla ilişkiler, perakende ve tüketici etkinliklerini kapsamatadır. Bu yeni entegre yaklaşım, Nikeın pazarlama ve iletişim politikasının köşe taşı haline gelir.
Günümüzde Nike, üstün spor ürünlerini geliştirmek için yeni ve inovatif yollar ve müşterilerle doğrudan irtibat kurmak için kreatif yöntemler aramaya devam etmektedir. Nike Free, Nike+ and Nike Sphere, bu yaklaşımın yalnızca üç örneğidir.
| | İngilizce > Türkçe: Climate Change | Kaynak metin - İngilizce Are the social protagonists sufficiently conscious of the necessity of this debate and of its importance? How can they participate in it?
The environmental NGOs are obviously very present in the debate, as is normal. The trade union organizations are becoming more and more interested in it, as are the employers’ organizations. The development NGOs are perhaps a little bit behind, but in a general manner the tendency is towards the broadening of participation in international conferences. In my opinion this is a very positive point.
It is not just a question of being present as spectator: these conferences are also an extraordinary occasion to share knowledge and to collectivize experience. Information is obviously a precondition. Without it no debate is possible. That is why I devote time to answering interviews and to meeting social actors, whoever they are.
But information is not enough: we need places for the debate, it has to be organized and those who take part on it have to know that it will serve some purpose. It is not a question of discussing for the sake of it.
What message are you carrying in this debate, as a climatologist?
Everyone can see that the impacts of climate change are becoming more powerful. The analyses of the group of Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) can no longer be considered as alarmist. If we want to stay below 2˚C of temperature rise, we will have to reduce emissions of greenhouse gases by 80 per cent on a world level, well before the end of the century.
The emissions of the developed countries first of all, because they are the primary countries responsible and they have considerable means at their disposal. But also the emissions of developing countries. Without this global effort there is quite simply no solution possible, given the enormous mass of carbonic gas that has accumulated in the atmosphere over the last centuries.
Like very many specialists I consider that the situation is serious and requires much more resolute action than what has been put in place or is being envisaged by the international community. In relation to this I would draw your attention to the fact that several researchers, and not the least important ones, consider that the ceiling of 2˚C of maximum increase in temperature is too high and that it must be lowered.
“There is urgency, but that is not a reason to act with precipitation.”
So there is urgency?
There is urgency, yes, but that is not a reason to act with precipitation. Whatever we do, the inertia of the climate system confronts us with an inevitable rise in temperature. We have ten years. In the course of these ten years, very radical measures will have to be taken in order to save the climate in the following fifty years, and beyond that.
Rather than rushing ahead and taking spectacular measures whose articulation is not always sufficiently thought out, it is a question of preparing a global plan, including all the aspects of the problem. It is in this sense that the decade before us must be considered as decisive.
If it were possible to reduce emissions by 80 per cent in ten years without creating very great difficulties for the majority of humanity, I would be the first to argue for doing so.
But it is not possible. The plan to be worked out can therefore have no other goal than to limit to the maximum the causes and the effects of climate change, while knowing that these effects will be serious for certain populations.
From there comes the importance of adapting to changes, principally in the Third World, and as a complement to the reduction of emissions. This adaptation can take different forms.
For the small island states, it would probably involve migrating. Tuvalu has begun negotiations with Australia and New Zealand, and as you know they have got off to a bad start.
Beyond the migration of populations that are confronted with the rise in the level of the ocean, what should the plan that you evoke consist of?
I am neither Nicholas Stern nor God the Father. I have neither the resources, nor the personnel, nor the competences to reply alone to this question.
The problem that we have to confront is without precedent. To claim to have a ready-made solution would be pretentious. I am sceptical and distrustful towards this kind of discourse.
I have only one personal conviction: we need action on a very large scale, coordinated on a world scale, which will only be effective if it is presented in the form of a plan.
I am ready to think about it with all those who want to think, preferably in the framework of the United Nations Framework Convention. The plan has to be built up. It is not the job of scientists alone to elaborate it. They can enrich the discussions, but the answer is on the level of society. We need a wide-ranging debate.
If a plan was put on the table by a group of experts, other experts would consider it to be unrealistic, populations would consider it unacceptable, and it would be contested by the people who would have to implement it.
Even if I had such a plan, it would only be an outline, one piece to put among many others. I think that it should at least contain the following elements: measures making possible a fairly rapid transition towards models of development that are much less energy-consuming, based on giving priority to renewable energies, and territorial planning which reduces the demand for automobile transport, very strict norms for construction and fabrication, a true price of the impacts of the consumption of fossil or fissile energies, education at all levels on the reduction of our impact on the environment, scientific research that is reoriented towards really sustainable development, all of these while satisfying the essential energy needs of all the “tenants” of the planet.
Is it possible to arrive at a consensus on a plan to save the climate?
Answer: I would rather speak of indispensable compromises. The dramatic case of the inhabitants of the small island states is enough to indicate that a plan cannot be satisfying for everyone. That is obvious, it is in the nature of every human enterprise, of every political initiative. If the plan implies social regression for the whole of the developed world, it will not work.
I support the idea of avoiding social regression, I recognize the importance of social progress. But social progress for everyone, not only for the inhabitants of the developed countries.
I am not convinced that social regression would be an automatic result of measures of reduction of emissions of greenhouse gases. Let us note by the way that the Stern report doesn’t say anything different: it talks on the contrary about chances, economic opportunities. That can perhaps be contested, it is perhaps promising that people can have their cake and eat it too: I am not qualified to say.
In any case we have to take account of the fact that social regression can also be a result of climate change itself. This is even one of the big difficulties in working out the plan: there is a double unevenness, spatial and temporal, between the measures and their effects.
Temporal: given that climatic problems are caused by the accumulation in the atmosphere over decades of excessive quantities of C02, reducing emissions only very slowly affects the total that has accumulated; so to decide not to put into question today the advantages of which certain sectors of the population benefit could cause serious social regression in thirty or fifty years.
Spatial: the problem is all the more complicated because this social regression, in thirty years, will no doubt strike less hard those here whose advantages we will have decided not to put into question, whereas others, in Bangladesh or in Africa, for example, will bear the brunt of it.
Is the plan that you envisage conceivable without escaping from the mechanisms of the market?
Nicholas Stern, who is not the most radical of global justice economists, poses the following diagnosis: “climate change is the biggest and broadest market failure ever seen”. For me, who is not an economist, this diagnosis, if it is correct, would seem to indicate the difficulty of saving the climate while remaining in an “all market” system.
Venezuela is nationalizing its oil, Bolivia is nationalizing its gas, the trade unions in Quebec are demanding the nationalization of wind farms. Is collective ownership of energy resources not necessary for the working out of a plan?
The market is not the panacea, but is nationalization a solution? I did not know the case of Quebec that you evoke, I do not know the arguments that are put forward in this precise situation. But in a general fashion, I am not really sure that nationalization is the answer to the problem. EDF is a nationalized enterprise: is its strategy transparent, are its policies subject to democratic control?
Besides, I strongly doubt that nationalization leads to an improvement in terms of management. Are civil servants the most qualified to manage technical installations? We cannot deny the dynamism of the private sector on the level of investment and development.
Moreover, the balance sheet of the former USSR concerning ecology and management of resources is hardly encouraging... A debate is necessary about the conditions that have to be met so that management of resources responds to the interests of the collectivity, I agree. The objective must be that the populations should have their say.
Perhaps that involves nationalization in certain countries. But politics can also impose obligations of public service on private operators, so that certain guarantees are respected. The most important in my eyes is not to know who manages the resource, but to create the conditions for the way in which the resource is managed to give service to the widest public, while respecting the environment.
| Çeviri - Türkçe Toplumun önderleri bu fikir alıverişinin gerekliliği ve önemi konusunda yeterince bilgili midirler? Bu fikir alışverişine nasıl katılabilirler?
Çevre konusunda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, bu fikir alışverişine normal olduğu üzere hayli katılımcıdırlar. Sendikaların da işveren kuruluşları gibi her geçen gün daha da çok ilgisini çekmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının gelişmişliği tabi ki biraz geridedir fakat genel olarak eğilim, uluslararası konferanslara katılımı ilerletme yönündedir. Benim fikrime göre bu çok olumlu bir nokta.
Bu sadece bir gözlemci olarak katılma meselesi değildir: bu konferanslar, bilgi ve tecrübe paylaşmak için olağanüstü etkinliklerdir. Bilgi alenen bir ön koşuldur. Bilgi olmadan fikir alışverişine mahal olmazdı. Bu nedenle ben, mülakatlara cevap vermeye ve kim olduklarına bakmaksızın sosyal aktörlerle görüşmeye zaman ayırıyorum.
Fakat bilgi tek başına yeterli değil. Fikir alışverişi için yere ihtiyacımız var, organize edilmeli ve katılımcılar da bir amaca hizmet edeceği konusunda bilgili olmalıdırlar. Yalnızca fikir alışverişinde bulunmak için fikir alışverişinde bulunulmaz.
Bu fikir alışverişinde bir iklim bilimci olarak ne tür mesaj vermeyi düşünüyorsunuz?
Herkes, iklim değişikliğinin etkilerinin daha da güçlendiğini görebiliyor. İklim Değişmesi üzerine Hükümetler arası Oturum grubu (IPCC) analizleri, artık bu konuda uyarıcı olarak değerlendirilemez. Eğer biz sıcaklık artışının 2oCnin altında gerçekleşmesini istiyorsak yüzyılın sonundan hayli önce sera gazlarının emisyonunu %80 azaltmak durumundayız.
Öncelikle gelişmiş ülkelerin emisyonları, çünkü öncelikle sorumlu olan onlar ve kendi tasarruflarında hayli imkanlara sahipler. Ve aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerin emisyonları. Son yüzyıllarda atmosferde biriken karbonik gazın büyük miktarı dikkate alındığında böyle bir küresel girişim olmadan mümkün bir çözüm görünmüyor.
Birçok uzman gibi ben de durumun ciddi olduğunu ve uluslararası topluluğun sergilemiş olduğundan veya sergilemeyi düşündüğünden daha kararlı bir hareketin gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda dikkatinizi şu gerçeğe çekmek istiyorum: bir takım araştırmacılar - ve bu araştırmacılar dikkate değer olanlar sıcaklıktaki 2oC'lik maksimum artış tavanının çok yüksek olduğu ve düşürülmesi gerektiği kanısındalar.
Acil bir durum bulunmaktadır fakat böyle bir acil durum, telaşa düşmek için bir neden değildir.
Demek acil bir durum söz konusu, öyle mi?
Evet, acil bir durum bulunmaktadır fakat böyle bir acil durum, telaşa düşmek için bir neden değildir. Ne yaparsak yapalım iklim sisteminin ataleti, sıcaklıkta kaçınılmaz bir yükselişin olacağını öngörüyor. On yılımız var. Bu on yıl içerisinde önümüzdeki elli yıl ve ötesinde iklimi kurtarmak için radikal kararlar alınması gerekecektir.
Acele etmek ve dayanağı yeterince düşünülmemiş olan gösteriş için tedbirler almaktan ziyade, sorunu tüm açılardan kapsayan küresel bir plan hazırlanmalıdır. Bu anlamda, önümüzdeki on yıllık süre, belirleyici bir dönem olarak değerlendirilmelidir.
İnsanlığın çoğunluğu için büyük zorluklar yaratmadan on yıl içerisinde emisyonları yüzde 80 düşürebilmek mümkün olsaydı, böyle yapılmasını savunacak ilk kişi ben olurdum.
Fakat bu olası değildir. Dolayısıyla, iklim değişikliğinin etkilerinin bir takım popülasyonlar için ciddi sonuçlar getireceği belliyken hazırlanacak planın, iklim değişikliğinin azami nedenleri ve etkilerini kısıtlamaktan başka bir amacı bulunamaz.
Bu noktadan hareketle, emisyonları azaltmaya ilaveten, esasen Üçüncü Dünya ülkelerinde değişikliklere adapte olmanın önemi ortaya çıkmaktadır. Bu adaptasyon farklı şekillerde geçekleşebilir.
Küçük ada ülkeler için muhtemelen göç söz konusu olacaktır. Tuvalu, Avustralya ve Yeni Zelandayla müzakerelere başlamıştır ve bildiğiniz gibi kötü bir başlangıca yakalanmışlardır.
Okyanus seviyesinin yükselişiyle karşı karşıya kalan nüfus göçünün ötesinde önerdiğiniz planın ihtivası ne olmalıdır?
Ben ne Nicholas Sternim ne de Tanrı Baba'yım. Benim ne kaynaklarım var ne de personelim ne de bu soruya tek başına cevap verebilecek yetkim var.
Karşı karşıya kaldığımız problem, emsali olmayan bir problem. Hazır bir çözümün olduğunu iddia etmek büyük konuşmak olacaktır. Böyle bir söylev konusunda şüpheliyim ve itimatsızım.
Kişisel tek bir kanaatim var: Yalnızca eğer bir plan şeklinde sunulursa etkili olabilecek, dünya ölçeğinde koordine edilen, büyük ölçekli bir harekete ihtiyacımız var.
Tercihen Birleşmiş Milletler Çerçeve Konvansiyonu çerçevesinde bu konuyu düşünmek isteyenlerle birlikte hareket etmeye hazırım. Plan yapılmalıdır. Böyle bir planı detaylandırmak yalnızca bilim adamlarının işi değildir. Oturumları zenginleştirebilirler fakat cevap, toplum düzeyindedir. Geniş kapsamlı bir fikir alışverişine ihtiyacımız var.
Eğer herhangi bir plan bir grup uzman tarafından masaya konursa diğer uzmanlar bunu gerçek dışı olarak değerlendirecek ve halk da kabul edilemez olarak değerlendirecek ve planı uygulayacak olan kişiler karşı çıkacaklardır.
Eğer böyle bir planım olmuş olsa bile ancak bir taslak olurdur ve bu taslak, birçok diğer taslaklarla birleştirilecek bir taslak olurdu. Kanaatimce en azından aşağıdaki öğeleri ihtiva etmelidir: Yenilenebilir enerjilere öncelik veren, daha az enerji tüketici özellikteki gelişme modellerine doğru hayli hızlı bir geçişi mümkün kılacak tedbirler, motorlu araç nakliyatına olan talebi düşürecek bölgesel planlama, inşaat ve fabrikasyon için hayli katı normlar, fosil veya fisil enerji tüketiminin etkilerinin gerçek bir bedeli, çevre üzerindeki etkimizin düşürülmesi konusunda tüm seviyelerde eğitim, gerçekten sürdürülebilir gelişmeye yönelik olan bilimsel araştırma, bunların hepsi gezegenin tüm "kiracılarının" hayati enerji ihtiyacını karşılayarak yapılmalıdır.
İklimi kurtarmak için bir plan üzerinde uzlaşmaya varılması mümkün müdür?
Cevap: Zaruri uzlaşmalardan konuşmayı tercih ederim. Küçük ada ülke sakinlerinin dramatik durumu, planın herkesi tatmin edemeyeceğini göstermek için yeterlidir. Bu açıktır, insan eliyle oluşturulmuş her teşebbüsün, her politik girişimin doğasında vardır bu. Eğer plan, gelişmiş dünyanın tümü için sosyal gerilemeyi ifade ediyorsa uygulanamaz.
Ben sosyal gerilemeden kaçınma fikrini destekliyorum, sosyal ilerlemenin önemini kabul ediyorum. Fakat sosyal ilerlemenin herkes için olmalıdır yoksa sadece gelişmiş ülkelerin sakinleri için olamaz.
Sosyal gerilemenin sera gazlarının emisyonunu düşürmeye yönelik tedbirlerin otomatik bir sonucu olacağı kani olmuş değilim. Dikkatiniz çekmek isterim ki Stern raporu farklı bir şey söylemiyor: Bilakis fırsatlar, ekonomik fırsatlardan bahsetmektedir. Tabi ki buna karşı çıkılabilir, insanların kendi pastalarını koruyabilmeleri ve onu yiyebilmeleri tabi ki ümit vericidir: Bunun böyle olacağını söylemek için ehil değilim.
Her halükarda, sosyal gerilemenin iklim değişiminin kendisinin bir sonucu olabileceği gerçeğini dikkate almak durumundayız. Bu husus, planın hazırlanması için hatta en büyük zorluklardan biridir: Tedbirler ve etkileri arasında zaman ve mekan açısından çifte engebe bulunmaktadır.
Zaman açısından: Atmosferde on yıllarca CO2'nin fahiş miktarlarının birikmesinin iklim problemlerine neden olduğu veriyken yalnızca emisyonların düşürülmesi, birikmiş olan toplamı çok az etkileyecektir ve bugün nüfusun belli kesimlerinin faydalandığı avantajların meselenin dışında tutulmasına karar verilmesi, otuz veya kırk yıl içerisinde ciddi sosyal gerilemeye neden olabilecektir.
Mekan açısından: Problem daha da karmaşıktır çünkü otuz yıl içindeki bu sosyal gerileme, avantajlarını meselenin dışında tutmaya karar verdiğimiz kişileri, örneğin Bangladeş veya Afrikadaki kişilerden şüphesiz daha az etkileyecektir ve asıl yükü sonuncular çekecektir.
Aklınızda canlandırdığınız plan, piyasa mekanizmalarından kaçınmadan düşünülebilir mi?
Küresel adaleti savunan iktisatçılar içinde en radikali sayılamayacak Nicholas Stern, aşağıdaki teşhisi ileri sürüyor, şöyle ki: iklim değişikliği, şimdiye kadar görülmüş en büyük ve en kapsamlı piyasa çöküşüdür. Bir iktisatçı olmamakla beraber bana göre eğer böyle bir teşhis doğruysa, piyasa sistemini bozmadan iklimi kurtarmanın zor olacağını göstermektedir.
Venezüella kendi petrollerini millileştirirken, Bolivya doğal gaz yataklarını millileştirirken, Quebecteki sendikalar, rüzgar çiftliklerinin milleştirilmesini talep ediyorlar. Enerji kaynaklarının müşterek mülkiyeti bir plan hazırlamak için gerek değil midir?
Piyasalar her derde deva değildir, peki millileştirme bir çözüm müdür? Bahsettiğiniz Quebec konusu bilmiyordum, bu konuda ileri sürülen argümanları da bilmiyorum. Fakat genel olarak diyebilirim ki millileştirmenin sorunun çözümü olabileceğinden pek emin değilim. EDF, millileştirilmiş bir kuruluş değildir: Stratejisi şeffaf mıdır, politikaları demokratik denetim altında mıdır?
Bununla beraber, millileştirmenin yönetim açısından iyileşmeye neden olacağı konusunda kuvvetli şüphelerim var. Kamu görevlileri teknik kuruluşları yönetmek için en ehil kişiler midir? Yatırım ve gelişme düzeyinde özel sektörün dinamizmini görmezden gelemeyiz.
Daha fazlası, kaynakların yönetimi ve ekoloji konusunda eski SSCBnin bilançosuna bakılırsa pek ümit verici olmadığı görülecektir. Kabul ediyorum ki kaynakların yönetiminin müşterek menfaatlere cevap vermesini sağlayacak koşullar konusunda fikir alışverişine ihtiyaç var. Halkların kendi görüşlerin dile getirebilmesi hedef olmalıdır.
Tabi ki bu bazı ülkelerdeki millileştirmeyi de kapsıyor. Fakat birtakım teminatların elde edilebilmesi için politikalar, özel işleticilere kamu hizmeti yükümlülüklerini yükleyebilir. Benim nazarımda en önemlisi, kaynakları kimin yönettiğinden ziyade, çevreye saygınlıkla beraber en geniş kitleye hizmet verecek şekilde kaynakların yönetilmesi için koşulların oluşturulmasıdır.
|
More Less | | Law, tehnical | | MA-Selçuk University | | Çeviri deneyimi (yıl): 9. ProZ.com’a kayıt tarihi: Oct 2008. Üye olma tarihi: Oct 2008. | | N/A | İngilizce > Türkçe (1st Notary Public, Bakırköy, Istanbul) | | N/A | | Across, Adobe Acrobat, Adobe Illustrator, Adobe Photoshop, Dreamweaver, FrameMaker, Frontpage, Indesign, Microsoft Excel, Microsoft Word, Corel, Other CAT tool, Pagemaker, Passolo, Powerpoint, QuarkXPress, SDL TRADOS, SDLX, Wordfast | | 3 forum posts | | İngilizce (DOC) | | Nuri Razi bu kurallara uyacağını taahhüt etmektedir: ProZ.com's Profesyonelliğin Kuralları. | | Hakkımda
Some of my works:
English to Turkish - Renovation of Seul's Bus System, by Dr. Gyengchul Kim, Seul Development Institute,
English to Turkish - Localization, Zunafish (www.zunafish.com) FAQs
Russian to Turkish - "We are building the world", article on contemporary construction materials from magazine "Financial audit", Russia,
Russian to Turkish - "Bacterial Exopolysaccharide for productivity of petroleum fields", article on petrochemistry by Krasnopevtseva N.V., NTO "İTİN",
Turksih to English - TRAMWAY-LRT- SUBWAY VEHICLES UNDERGROUND WHEEL LATHE TECHNICAL SPECIFICATIONS for Istanbul Metropolitan City Municipality
...
| Bu kullanıcı PRO terimler konusunda diğer çevirmenlere yardımcı olarak KudoZ puanları kazanmıştır. Önerilen terim çevirilerini görmek için puan toplam(lar)ına tıklayın.
This user has reported completing projects in the following job categories, language pairs, and fields.
| Project History Summary |
|---|
| Total projects | 2 | | With client feedback | 0 | | Corroborated | 0 | | | 0 positive (0 entries) | positive | 0 | neutral | 0 | negative | 0 |
| Job type | | Translation | 2 | | | Language pairs | | Rusça > Türkçe | 1 | | İngilizce > Türkçe | 1 | | | Specialty fields | | İşletme/Ticaret (genel) | 1 | | Bilgisayar: Yazılım | 1 | | | Other fields |
|
| Anahtar kelimeler: Turkish, English, Russian, Turkmen, Turkey, technical translator, finance, law, automotive, mechanical, engineer, economist, engineering, economics, petroleum, chemistry, native turkish translator, turkish translator, localization, service, medical, interpreter, ethnic, petrochemistry, native, experience, commitment, professional, proofreading, subtitling, editing, переводчик, турецкий переводчик, турция
Profilin son güncellenme tarihi Nov 14 |